logom.png

A        B        C        D        E        F        H        K        L        M        N        O        P        R        S        T        U        V        Y        Z

Türk halk şairi. Etkileyici bir dil ve duygu evreni kurduğu şiirleriyle Türk halk şiiri geleneğinde çığır açmıştır.

 

1606′ doğduğu, 1679’da ya da 1689’da öldüğü sanılmaktadır. Yaşamı üstüne kesin bilgi yoktur. Bugüne değin yapılan inceleme ve araştırmalara göre XVII.yy’da yaşamıştır. Nereli olduğu üstüne değişik görüşler öne sürülmüştür. Bazıları Kozan Dağı yakınındaki Bahçe ilçesinin Varsak (Farsak) köyünde doğduğunu söylerler. Gaziantep’in Barak Türkmenleri de, Kilis’in Musabeyli bucağında yaşayan Çavuşlu Türkmenleri de onu kendi aşiretlerinden sayarlar. Bir başka söylentiye göre Kozan’a bağlı Feke ilçesinin Gökçe köyündendir. Anadolu’da yaşayan Karakeçili aşireti onu kendinden sayar. Mersin’in Silifke, Mut, Gülnar ilçelerinin köylerinde, o yöreden olduğu ileri sürülür. Bir menkıbeye göre de Belgradlı olduğu söylenir. Bu kaynaklardan ve şiirlerinden edinilen bilgilerden çıkarılan, onun Çukurova’da doğup, yörenin Türkmen aşiretleri arasında yaşadığıdır. Adı bazı kaynaklarda Simayil, kendi şiirlerinden bazısında ise Halil ve Hasan olarak geçer. Akşehirli Hoca Hamdi Efendi’nin anılarına göre Karacaoğlan yetim büyüdü. Çirkin bir kızla evlendirilmek, babası gibi ömür boyu askere alınmak korkusu ve o sıralarda Çukurova’da derebeyi olan Kozanoğulları ile arasının açılması sonucu genç yaşta gurbete çıktı. İki kız kardeşini de yanında götürdüğünü, Bursa’ya, hatta İstanbul’a gittiğini belirten şiirleri vardır. Yine bu şiirlerinden anlaşıldığına göre, Bursa’da ev bark sahibi oldu, evlat acısı gördü. Anadolu’nun çeşitli illerini gezdiği, Rumeli’ye geçtiği, Mısır ve Trablus’a gittiği de sanılıyor. Yaşamının büyük bir bölümünü Çukurova, Maraş, Gaziantep yörelerinde geçirdi. Doğum yeri gibi, ölüm yeri de kesin olarak bilinmemektedir. Şiirlerinden, çok uzun yaşadığı anlaşılmaktadır. Hoca Hamdi Efendi’nin anılarına göre Maraş’taki Cezel Yaylası’nda doksan altı yaşında ölmüştür. En son bulgulara göre ise mezarının İçel’in Mut ilçesinin Çukur köyündeki Karacaoğlan Tepesi denilen yerde olduğu sanılmaktadır.

Karacaoğlan, Osmanlı Devleti’nin iktisadi bunalımlar ve iç karışıklıklar içinde bulunduğu bir çağda yaşamıştır. Şiirinin kaynağını, doğup büyüdüğü göçebe toplumunun gelenekleri ve içinde yaşadığı, yurt edindiği doğa oluşturur. Güneydoğu Anadolu, Çukurova, Toroslar ve Gavurdağları yörelerinde yaşayan Türkmen aşiretlerinin yaşayış, duyuş ve düşünüş özellikleri, onun kişiliği ile birleşerek âşık edebiyatına yepyeni bir söyleyiş getirir. Anadolu halkının XVII.yy’da çektiği acılar, göçebe yaşantısının yoklukları, çileleri, çaresizlikleri, şiirinde yer almaz. Şiirlerindeki insana dönüklüğünün özünde belirgin olan tema doğa ve aşktır. Ayrılık, gurbet, sıla özlemi, ölüm ise şiirinin bu bütünselliği içinde beliren başka temalardır. Duygulanışlarını gerçekçi biçimde dile getirir. Düşündüklerini açık, anlaşılır bir dille ortaya koyar. Acı, ayrılık, ölüm temalarını işlediği şiirlerinde de bu özelliği göze çarpar. Düşten çok gerçeğe yaslanır. Çıkış noktası yaşanmışlıktır. Ona göre, kişi yaşadığı sürece yaşamdan alabileceklerini almalı, gönlünü dilediğince eğlendirmelidir. Yaşama sevincinin kaynağı güzele, sevgiliye ve doğaya olan tutkunluğudur. Güzelleri, yiğitleri över, dert ortağı bildiği dağlara seslenir. Lirik söyleyişinin özünde, halkının duyuş ve düşünüş özellikleri görülür. Göçebe yaşamının vazgeçilmez bir parçası olan doğa, onun şirinin başlıca temalarından biridir. Yaşadığı, gezip gördüğü yörelerin doğasını görkemli bir biçimde dile getirir. Dost, kardeş bildiği, sevgilisiyle eş gördüğü, iç içe yaşadığı bu doğa, onun için sadece bir mekan olmaktan ötedir. Şiirinin başka önemli bir teması olan aşkın varoluşu, doğadaki benzetmelerle güzelleşir. Onunla yaşanan sevinç, onun getirdiği acı doğa ile paylaşılır. Sevgili, şiirinde doğanın ayrılmaz bir parçasıdır. Şiirlerinde yer yer sıla özlemi ve ölüm temasına da rastlanır. Sevdiğinden, ilinden, obasından ayrı düşüşü özlemle dile getirir, yakınır. Ölüm de, ayrılık ve yoksullukla eş tuttuğu bir derttir. Doğa temasının yanı sıra şirinin asıl odak noktasını oluşturan aşk/sevgili kavramını, âşık şiirinin geleneksel kalıpları dışında bir söyleyişle ele alır. Onun için sevgili, düşlenen, bin bir hayal ile var edilen, ulaşılmazlığın umutsuzluğuyla adına türküler yakılan bir varlık değildir; doğa ve insan ilişkileri içindedir. Onu, yaşamdan ve bu ilişkilerden soyutlamadan verir. İlk kez onun şiirinde sevgililerin adları söylenir: Elif, Anşa, Zeynep, Hürü, Döndü, Döne, Esma, Emine, Hatice…Karacaoğlan bunların kimine bir pınar başında su doldururken, kimine helkeleri omuzunda suya giderken, kimine de yayık yayıp halı dokurken görüp vurulmuştur. Gönlü bir güzel ile eylenmez, bir kişiye bağlanmaz. Uçarılık, onun duygu dünyasının şiirsel söyleyişine yansıyan en belirgin yanıdır. Erotizm, şiirine sevmek ve sevişmek olgusuyla yansır. Kanlı-canlı sevgili, cinsellik motifleriyle daha da belirginleşir, şiirinde etkileyici bir biçimde yer eder. Onun sevgiye ve kadına bakış açısı, âşık şiirine yenilik getirir ve bu gelenek içinde etkileyici bir özellik taşır. Tanrı kavramı ve din teması şiirinde önemlice bir yer tutmasa bile, bu konudaki yaklaşımıyla da kendi şiir geleneğine yine değişik bir bakış açısı getirmiş ve sonraki kuşaklar üzerinde etkileyici yönlendirici olmuştur.

Karacaoğlan, yaşadığı çağda yetişmiş başka saz şairlerinin tersine, dil ve ölçü bakımından Divan Edebiyatı’nın ve tekke şiirinin etkisinden uzak kalmıştır. Güneydoğu Anadolu insanının o çağdaki günlük konuşma diliyle yazmıştır. Kullandığı Arapça ve Farsça sözcüklerin sayısı azdır. Yöresel sözcükleri ise yoğun bir biçimde kullanır. Deyimler ve benzetmelerle halk şiirinde kendine özgü bir şiir evreni kurmuştur. Bu da onun şiirine ayrı bir renk katar. Bu sözcüklerin bir çoğunu halk dilinde yaşayan biçimiyle, söylenişlerini bozarak ya da anlamlarını değiştirerek kullanır. Karacaoğlan, halk şiirinin geleneksel yarım uyak düzenini ve yer yer de redifi kullanmıştır. Hece ölçüsünün 11’li (6+5) ve 8’li (4+4) kalıplarıyla yazmıştır. Bazı şiirlerinde ölçü uygunluğunu sağlamak için hece düşmelerine başvurduğu da görülür. Mecaz ve mazmûnlara çokça başvurması, söyleyişini etkili kılan önemli öğelerdir. Şiirsel söyleyişinin önemli bir özelliği de, halk şiiri türü olan mani söylemeye yakın oluşudur. Koşmalar, semailer, varsağılar ve türküler şiirleri arasında önemlice yer tutar. Bunların her birinde açık, anlaşılır bir biçimde, içli ve özlü bir söyleyiş birliği kurmuştur. Pir Sultan Abdal, Âşık Garip, Köroğlu, Öksüz Dede, Kul Mehmet’ten etkilenmiş; şiirleriyle Âşık Ömer, Âşık Hasan, Âşık İsmail, Katibî, Kuloğlu, Gevheri gibi çağdaşı şairleri olduğu kadar XVIII. yy. şairlerinden Dadaloğlu, Gündeşlioğlu, Beyoğlu, Deliboran’ı, XIX. yy. şairlerinden de Bayburtlu Zihni, Dertli, Seyranî, Zileli Talibî, Ruhsatî, Şem’î ve Yeşil Abdal’ı etkilemiştir. Daha sonra da gerek Meşrutiyet, gerek Cumhuriyet dönemlerinde, halk edebiyatı geleneğinden yararlanan şairlerden Rıza Tevfik Bölükbaşı, Faruk Nafiz Çamlıbel, Behçet Kemal Çağlar, Necip Fazıl Kısakürek, Ahmet Kutsi Tecer ve Cahit Külebi Karacaoğlan’dan esinlenmişlerdir. Şiirleri 1920’den beri araştırılan, derlenip yayımlanan Karacaoğlan’ın bugüne değin, yazılı kaynaklara beş yüzün üzerinde şiiri geçmiştir.

 

ANNACINA ALMIŞ KOCA BERİD’İ

 

Annacına almış koca Berid’i

Farıdı da deli gönlüm farıdı

Hazret Nuh’tan beri kimler var idi

Nuh’un tufanını bilin mi meşe

 

Anacına almış koca ardıcı

Başına yağar da boranla gıcı

Gittin Kâbe’ye de oldun mu hacı

Ol Beyt-Şerif’e yüz sürdün mü meşe

 

Şu meşenin bin incecik yolu var

Sayamadım yüz bin türlü dalı var

Şu dünyanın yüz bin türlü hali var

Şu dünyanın halinden bilin mi meşe

 

Karac’oğlan der, bu da böyle olsun

Başındaki kuru dalın göğersin

Senin bahşışını Bertiz’li versin

Ol Bertiz’in halini da bilin mi meşe

 

BAĞLANDI YOLLARIM, KALDIM ÇARESİZ

 

Bağlandı yollarım, kaldım çaresiz

Gayrı dünya bana aralandı, gel

Derildi dertlerim, artsız arasız

Üst üste dizildi, sıralandı gel

 

Yârı görse idim haftada, ayda

Sevip ayrılmaktan ne buldum fayda

Azrail göğsümde, canım hay hayda

Ciğerimin başı yaralandı, gel

 

Karac’oğlan der ki, başa yazıldı

Gözüm yaşı Ceyhun oldu, süzüldü

Kefenim biçildi, kabrim kazıldı

Mezarım üstü kar’alandı, gel

 

BANA KARA DİYEN DİLBER

 

Bana kara diyen dilber

Gözlerin kara değil mi

Yüzünü sevdiren gelin

Kaşların kara değil mi

 

Güzel, ben seni isterim

Seni koynumda beslerim

Yüzünü, güzel, göreyim

Zülüfün kara değil mi

 

Boyun uzun, belin ince

Yanakların olmuş gonca

Salıverirsin kolunca

Beliğin kara değil mi

 

Utanırım akar terim

Güzellikte yok benzerin

En sevgili makbul yerin

Saçların kara değil mi

 

Beni kara diye yerme

Mevlâ’m yaratmış, hor görme

Ala göze siyah sürme

Çekilir, kara değil mi

 

Hind’den, Yemen’den çekilir

İner Bağdad’a dökülür

Türlü taama ekilir

Biber de kara değil mi

 

Göllerde kuğular olur

Göğüs ak, kara benlidir

Mısır’da çok zengin vardır

Kölesi kara değil mi

 

Pınara konan kuğunun

Kanadı beyaz çoğunun

Çöldeki Arab beyinin

Çadırı kara değil mi

 

İller de konup göçerler

Lâle sünbülü biçerler

Ağalar, beyler içerler

Kahve de kara değil mi

 

Evlerinde sular akar

Güzelleri göze bakar

Hublar yanağına sokar

Sünbül de kara değil mi

 

Karac’oğlan der, inşallah

Görenler desin maşallah

Kara donlu Beytullah

Örtüsü kara değil mi

 

BİR AYRILIK BİR YOKSULLUK

 

Vara vara vardım ol kara taşa

Hasret ettin beni kavim kardaşa

Sebep ne gözden akan kanlı yaşa

Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm

 

Nice sultanları tahttan indirdi

Nicesinin gül benzini soldurdu

Nicelerin gelmez yola gönderdi

Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm

 

Karac’oğlan der ki kondum göçülmez

Acıdır ecel şerbeti içilmez

Üç derdim var birbirinden seçilmez

Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm

 

BİR YİĞİT GURBETE GİTSE

 

Bir yiğit gurbete gitse

Gör başına neler gelir

Merdin sılayı andıkça

Yaş, gözüne dolar gelir

 

Bağrıma basarım taşlar

Akıttım gözümden yaşlar

Yavrusun aldıran kuşlar

Yuvasına döner gelir

 

Kocadım çekemem nazı

Bağrıma dökemem közü

Yârin bana kötü sözü

Kara bağrım deler gelir

 

Evlerinin önü söğüt

Atalardan kalmış öğüt

Yârinden ayrılan yiğit

Sılasına döner gelir

 

Yaşa Karac’oğlan yaşa

Ben söylerim coşa coşa

İş düşünce garip başa

Düşünerek gider gelir

 

BİTTİ M’OLA, ŞAM İLİNİN HURMASI

 

Bitti m’ola, Şam ilinin hurması

Gitti m’ola ala gözün sürmesi

Hama’nın, Humus’un telli turnası

Turna, yârin selâm saldı, gel diye

 

Bitti m’ola Şam ilinin gülleri

Aştı m’ola siyecinden dalları

Şu sefil Yakub’un şirin dilleri

Turna, yârin selâm saldı, gel diye

 

Bir ağaçta biter kırk yanal alma

Birinden gayriye elini sunma

Irak, yakın diye eğlenip kalma

Turna, yârin selâm saldı, gel diye

 

Aşına da Karac’oğlan aşına

Yeni girmiş on üç, on dört yaşına

Irak değil, ak pınarın başına

Turna, yârin selâm saldı, gel diye

 

ÇIKIP YÜCESİNE SEYRAN EDERKEN

 

Çıkıp yücesine seyran ederken

Gördüm ak kuğulu göller perişan

Bir fıkrat geldi de durdum ağladım

Öpüp kokladığım güller perişan

 

Hayal hayal oldu karşımda dağlar

Eşinden ayrılan ah çeker ağlar

Dökülmüş yapraklar, bozulmuş bağlar

Bülbülün konduğu dallar perişan

 

Yıkılmış dilberin mamur illeri

Susmuş bülbül, söyler her dem dilleri

Dağılmış sünbülü, solmuş gülleri

Yüzüne dökülmüş teller perişan

 

Karac’oğlan der, ben toy avlamadım

Arab ata binip boylatamadım

Küstürdüm dilberi hoylatamadım

Dilberi küstüren diller perişan

 

DİNLE SANA BİR NASİHAT EDEYİM

 

Dinle sana bir nasihat edeyim

Hatırdan, gönülden geçici olma

Yiğidin başına bir iş gelince

Anı yad ellere açıcı olma

 

Mecliste ârif ol kelâmı dinle

El iki söylerse, sen birin söyle

Elinden geldikçe sen eylik eyle

Hatıra dokunup yıkıcı olma

 

Dokunur hatıra kendisin bilmez

Asilzadelerden hiç kemlik gelmez

Sen eyilik et de o zayi olmaz

Darılıp da başa kakıcı olma

 

El âriftir, yokla kendi kendini

Dağıdırlar duzağını, fendini

Alçaklarda otur, gözet kendini

Katı yükseklerden uçucu olma

 

Muradım nasihat bunda söylemek

Size lâyık olan onu dinlemek

Sev seni seveni, zay etme emek

Sevenin sözünden geçici olma

 

Karac’oğlan söyler sözün, başarır

Aşkın deryasını boydan aşırır

Seni bir mecliste hacil düşürür

Kötülerle konup göçücü olma

 

DÖNDÜR BOYNUN BENDEN YANA

 

Döndür boynun benden yana

Âşıkını bir az tanı

Kurban oldum işte sana

Ettim feda ben bu canı

 

Gayrı bana bakma mısın

Yangına su dökme misin

Sen Tanrı’dan korkma mısın

Yok mu kalbinin imanı

 

Karac’oğlan kes dilini

Yâre söyleme halini

Şaşırma sen bu yolunu

Aşkın bâkî, yârin fâni

 

EĞLEN HOCAM EĞLEN, BİR SUALİM VAR

 

Eğlen hocam eğlen, bir sualim var

Edep nedir erkân nedir yol nedir

Benim Karac’oğlan olduğum belli

Dede nedir abdal nedir kul nedir

 

Yıkılmaz Mevlâ’nın yaptığı yapı

Hak Muhammed dini, taptığım tapı

On iki bahçede kırk şekiz kapı

Eşiğin bekleyen iki kul nedir

 

Gayet ince derler Sırat’ın yolu

Yarın ana varanın nic’olur halı

Üç yüz altmış altı selvinin dalı

Arasında açılan iki gül nedir

 

İkimiz de bir göğnekte dururuz

Göğnek perde, başka başka yürürüz

Biz de anamız, evde od ururuz

Ataş nedir tütün nedir kül nedir

 

ELÂ GÖZLERİNİ SEVDİĞİM DİLBER

 

Elâ gözlerini sevdiğim dilber

Göster cemalini, görmeğe geldim

Şeftalini derde derman dediler

Gerçek mi sevdiğim sormaya geldim

 

Gündüz hayallerim, gece düşlerim

Uyandıkça ağlamağa başlarım

Sevdiğim üstünde uçan kuşların

Tutup kanatların kırmağa geldim

 

Senin âşıkların gülmez dediler

Ağlayıp yaşını silmez dediler

Seni bir kez saran ölmez dediler

Gerçek mi efendim, sormaya geldim

 

Senin işin yiyip içmek dediler

Yâran ile konup göçmek dediler

Göğsün cennet, koynun uçmak dediler

Hak nasip ederse görmeye geldim

 

Mail oldum, senin ince beline

Canım kurban olsun tatlı diline

Âşık olup senin hüsnün bağına

Kırmızı güllerin dermeğe geldim

 

Karac’oğlan der ki, işi doğrusu

Gökte melek, yerde hüma yavrusu

Söyleyim ben sana sözün doğrusu

Soyunup koynuna girmeğe geldim

 

ELÂ GÖZLÜ BENLİ DİLBER

 

Elâ gözlü benli dilber

Koma beni el yerine

Altın kemerin olayım

Dola beni bel yerine

 

Hecine gönlüm hecine

Yiğide ölüm gecine

Al beni zülfün ucuna

Sallanayım tel yerine

 

Gel kız karşımda dursana

Şu benim halim bilsene

Zülfünden bir tel versene

Koklıyayım gül yerine

 

Karacaoğlan der n’olayım

Kolun boynuna dolayım

Nazlı yâr kölen olayım

Kabul eyle kul yerine

 

ELÂ GÖZLÜM BEN BU İLDEN GİDERSEM

 

Elâ gözlüm ben bu ilden gidersem

Zülfü perişanım kal melûl melûl

Kerem et aklından çıkarma beni

Ağla göz yaşını sil melûl melûl

 

Yiğit, ey sevdiğim sen seni gözet

Karayı bağla da beyazı çöz at

Doldur ver bâdeyi, bir dahi uzat

Ayrılık şerbetin ver melûl melûl

 

Elvan çiçeklerden sokma başına

Kudret kalemini çekme kaşına

Beni unutursan doyma yaşına

Gez benim aşkımla yâr melûl melûl

 

Karac’oğlan der ki, ölüp ölünce

Ben de güzel sevdim kendi halimce

Varıp gurbet ile vâsıl olunca

Dostlardan haberim al melûl melûl

 

ELİF

 

İncecikten bir kar yağar,

Tozar Elif, Elif deyi…

Deli gönül abdal olmuş,

Gezer Elif, Elif deyi…

 

Elif’in uğru nakışlı,

Yavrı balaban bakışlı,

Yayla çiçeği kokuşlu,

Kokar Elif, Elif deyi…

 

Elif kaşlarını çatar,

Gamzesi sineme batar.

Ak elleri kalem tutar,

Yazar Elif, Elif deyi…

 

Evlerinin önü çardak,

Elif’in elinde bardak,

Sanki yeşil başlı ördek

Yüzer Elif, Elif deyi…

 

Karac’oğlan eğmelerin,

Gönül sevmez değmelerin,

İliklemiş düğmelerin,

Çözer Elif, Elif deyi…

 

GENÇ OSMAN DESTANI

 

İbtida yürüyüş oldu Bağdad’a

Sıçradı hendeği geçti Genç Osman

Vuruldu bayraktar, kaptı bayrağı

İrişti bedene dikti, Genç Osman

 

Kurşunlarım yağmur gibi yağarken

Tütünlerim gök yüzünde dönerken

Yıkılası Bağdad seni döğerken

Şehitlere serdâr oldu, Genç Osman

 

Eğerlensin kır atımın ikisin

Fethedeyim düşmanların hepisin

Sabah namazları Bağdad kapısın

Mevlâ izin verdi, açtı Genç Osman

 

Getirdin de Genç Osman’ı görelim

Şahbazımız var idüğün bilelim

Taht isterse tahtımızı verelim

Vezirleri posttan indi Genç Osman

 

Sultan Murat, Sultan Ahmed’in çırağı

Ah edince getirdi ırağı

Kudretten çatılı anın yüreği

Dal kılıç yazıldı, gitti Genç Osman

 

Karac’oğlan bunu böyle söyledi

Askerleri dağı taşı boyladı

Bir Bağdad’ı da gayet mehdeyledi

Bin yiğide bir baş oldu Genç Osman

 

GÖNÜL KUŞU KALKTI UÇTU HAVAYA

 

Gönül kuşu kalktı uçtu havaya

İn gönül dedim de indiremedim

Aşıp aşıp gider karlı dağlara

Dön gönül, dedim de döndüremedim

 

Hûma kuşu gibi yüksek uçarsın

Pervaz vurup Tercüman’ı geçersin

Bin bir türlü dala konup göçersin

Gönül sana mekân bulduramadım

 

Âleme sultansın, vezirsin kendin

Aç, dedim, açmadın ak göğsün bendin

Yad ellere gönül verdin de döndün

Gönül sana akıl erdiremedim

 

Karacaoğlan der, nedir çareye

Cerrah neyler yürekteki yareye

Gönül düştü şimdi kaşı kareye

Akar gözüm yaşın dindiremedim

 

GÖVEL ÖRDEK

 

Yeşil başlı gövel ördek

Uçar gider göle karşı

Eğricesin tel tel etmiş

Döker gider yare karşı

 

Telli turnam sökün gelir

İnci mercan yükün gelir

Elvan elvan kokun gelir

Yar oturmuş yele karşı

 

Şahinim var bazlarım var

Tel alışkın sazlarım var

Yare gizli sözlerim var

Diyemiyom ele karşı

 

Hani Karac’oğlan hani

Veren alır tatlı canı

Yakışmazsa öldür beni

Yeşil bağla ala karşı

 

GÜZEL, NE GÜZEL OLMUŞSUN

 

Güzel, ne güzel olmuşsun

Görülmeyi, görülmeyi

Siyah zülfün halkalanmış

Örülmeyi örülmeyi

 

Bahçende gülün güllenmiş

Şeyda bülbülün dillenmiş

Koynunda memen kirlenmiş

Emilmeyi emilmeyi

 

Mendilin yudum, arıttım

Gülün dalında kuruttum

İsmin ne idi unuttum

Sorulmayı sorulmayı

 

Seğirttim ardından yettim

Eğildim yüzünden öptüm

Adın bilirdim unuttum

Çağırmayı çağırmayı

 

Benim yârim bana küsmüş

Zülfünü gerdana dökmüş

Muhabbeti benden kesmiş

Sevilmeyi sevilmeyi

 

Çağır Karac’oğlan çağır

Taş düştüğü yerde ağır

Yiğit sevdiğinden soğur

Sarılmayı sarılmayı

 

HAKK’IN KANDİLİNDE GİZLİ SIR İDİM

 

Hakk’ın kandilinde gizli sır idim

Anamın beline indirdin beni

Ak mürekkep idim, kızıl kan ettin

Türlü irenklere yandırdın beni

 

Anamın karnında ben neler gördüm

Yedi derya geçtim, ummana daldım

Dokuz aylık yoldan sefere geldim

Bir kapısız hana indirdin beni

 

Ben de bildim şu dünyaya geldiğim

Tuzlandım da çapıtlara belendim

Bir zaman da beşiklerde eğlendim

Anamın sütüne kandırdın beni

 

Beş yaşında akıl geldi başıma

On yaşında gider oldum işime

Varıp ta değince on beş yaşıma

Bir kuru sevdaya yeldirdin beni

 

On beş yaşadım, yirmiye yol oldu

Otuzunda çevre yanım göl oldu

Kırk yaşadım, hayrım, şerrim bell’oldu

Hayrımı, şerrimi bildirdin bana

 

Ellisinde yaşım yarısın geçti

Altmışında yoluna yokuş düştü

Yetmişinde biraz tebdilim şaştı

Mertebe mertebe indirdin beni

 

Sekseninde beratçığım yazıldı

Doksanında kan damarım üzüldü

Yüz yaşında azalarım çözüldü

Bir sabi masuma döndürdün beni

 

Karac’oğlan der ki, yaktın yandırdın

Ecel şarabın verdin kandırdın

Emreyledin Azrail’i gönderdin

Hiç de doğmamışa döndürdün beni

 

HASTA DÜŞTÜM HEY AĞALAR

 

Hasta düştüm hey ağalar

Halim bilmez dağlar şimdi

Düşman gibi dost karşımda

Zülüflerin bağlar şimdi

 

Etmedim ahd ü zamanı

Geçti mihnetin zamanı

Yitirdim kaşı kemanı

Gözüm yaşı çağlar şimdi

 

Del’oldum kanman sözüme

Dost hançer vurdu özüme

O yâr bakmıyor yüzüme

Yas çekecek çağlar şimdi

 

Balaban uçurdum gölden

Tor şahin kaçırdım koldan

Yazık fırsat gitti elden

Mecnun oldum beyler şimdi

 

Fırkat oldu yaktı canım

Feryatla geçer zamanım

Yaralandım, akar kanım

Karac’oğlan ağlar şimdi

 

İLLERİ VAR BİZİM İLE BENZEMEZ

 

[i]İndim seyran ettim Firengistan’ı

İlleri var, bizim ile benzemez

Levin tutmuş goncaları açılmış

Gülleri var, bizim güle benzemez

 

Göllerinde kuğuları yüzüşür

Meşesinde sığınları böğrüşür

Güzelleri türkü söyler, çığrışır

Dilleri var, bizim dile benzemez

 

Seyr edüben gelir Karadeniz’i

Kanları yok, sarı sarı benizli

Öğün etmiş, kara domuz etini

Dinleri var, bizim dine benzemez

 

Akılları yoktur, küfre uyarlar

İmanları yoktur, cana kıyarlar

Başlarına siyah şapka geyerler

Beyleri var, bizim beye benzemez

 

Karac’oğlan eydür, dosta darılmaz

Hasta oldum, hatırcığım sorulmaz

Vatan tutup bu yerlerde kalınmaz

İlleri var, bizim ile benzemez

 

İNCECİKTEN BİR KAR YAĞAR

 

İncecikten bir kar yağar

Tozar Elif Elif diye

Deli gönül abdal olmuş

Gezer Elif Elif diye

 

Elif’in uğru nakışlı

Yavru balaban bakışlı

Yayla çiçeği kokuşlu

Kokar Elif Elif diye

 

Elif kaşlarını çatar

Gamzesi sineme batar

Ak elleri kalem tutar

Yazar Elif Elif diye

 

Evlerinin önü çardak

Elif’in elinde bardak

Sanki yeşil başlı ördek

Yüzer Elif Elif diye

 

Karac’oğlan eğmelerin

Gönül vermez değmelerin

İliklemiş düğmelerin

Çözer Elif Elif diye

 

İZİN VER HEY AĞAM BEN DE GİDEYİM

 

İzin ver hey ağam ben de gideyim

Ah çekip de arkam sıra ağlar var

Bakarım bakarım sılam görünmez

Aramızda yıkılası dağlar var

 

Coşkun sular gibi akıp durulma

Kuru gazel* gibi esip savrulma

Nerde güzel görsen ona çevrilme

Bizim ilde cana kıyar beyler var

 

Karşıdan karşıya yanar bir ışık

Bunu söyleyenin dilleri âşık

Bu buğday benizli, zülfü dolaşık

Gitme diye beni yolda eğler var

 

Karacaoğlan der ki kendim öğeyim

Taşlar alıp kara bağrım döğeyim

Güzel sevme derler nasıl sevmeyim

Kaşlar arasında çifte benler var

 

*gazel: ağaç yaprağı

 

SANA DEDİM, ALLI GELİN HAS GELİN

 

Sana dedim, allı gelin has gelin

Suya gider, sağ elinde tas gelin

Yedi yıldır ben sevdana düşeli

Kerem eyle, şu sevdamı kes gelin

 

Zalim aşk elinden içmişim ağı

Senin için dolanırım bu dağı

Alam beliğine altın saç bağı

Tak saçına, ince bele as gelin

 

Ben seni severim, sen de seversen

İnsan olman el sözüne uyarsan

Çizme olam ayağına, geyersen

Ökçesin de çamurlara bas gelin

 

Bir gül oldum zemheride açıldım

Açıldım da kız koynunda geçindim

Kumaş oldum terzilerde biçildim

Geyin sarıl, ak tahtaya bas gelin

 

Karac’oğlan der ki, nic’olur halım

Yoluna dökülsün olanca malım

Geyin kutnu kumaş, karşımda salın

Ko desinler, şu yiğitin şu gelin

 

ŞOL DERGÂHTAN DÖNSÜN YÜZÜM

 

Şol dergâhtan dönsün yüzüm

Ölünce sevmezsem seni

Kan ağlasın iki gözüm

Ölünce sevmezsem seni

 

Muradıma ermeyeyim

Hak didârın görmeyeyim

Gonca gülün dermeyeyim

Ölünce sevmezsem seni

 

Olsun hey efendim olsun

Her kişi ettiğin bulsun

Gözlerim kanlı yaş döksün

Ölünce sevmezsem seni

 

Sırrım âleme faş olsun

Bağrında biten taş olsun

Gözlerim kanlı yaş olsun

Ölünce sevmezsem seni

 

Karac’olan olur mürde

Sen düşürdün beni derde

Muhtaç olayım nâmerde

Ölünce sevmezsem seni

 

ŞU GÖNLÜM EĞLENMEZ OLDU, VARAYIM

 

Şu gönlüm eğlenmez oldu, varayım

Yollar, beni sevdiğime ulaştır

Merhaba eyleyip tavaf ettiğim

Beller, beni sevdiğime ulaştır

 

Gelen gider imiş şu kara yere

Mansur cana kıydı, çekildi dâra

Hakk’ın kelâmını söyleyip bile

Diller, beni sevdiğime ulaştır

 

Oniki imam gülbengine erişem

Anda keramet var, Hakk’a yetişem

Baharda açılıp bülbül ötüşem

Güller, beni sevdiğime ulaştır

 

Karac’oğlan der ki, doğru yürürler

Tamuya girmez, uçmağa girerler

El kavşurup Hakk’a karşı dururlar

Kullar, beni sevdiğime ulaştır

 

ÜRYAN GELDİM GENE ÜRYAN GİDERİM

 

Üryan geldim gene üryan giderim

Ölmemeğe elde fermanım mı var

Azrail gelmiş de can talep eder

Benim can vermeğe dermanım mı var

 

Dirilirler dirilirler gelirler

Huzur-ı mahşerde divan dururlar

Harami var diye korku verirler

Benim ipek yüklü kervanım mı var

 

Er isen erliğin meydana getir

Kadir Mevlâ’m noksanımı sen yetir

Bana derler gam yükünü sen götür

Benim yük götürür dermanım mı var

 

Karac’oğlan der ki, ismim öğerler

Ağı oldu yediğimiz şekerler

Güzel sever diye isnad ederler

Benim Hak’tan özge sevdiğim mi var

 

VARA VARA VARDIM OL KARA TAŞA

 

Vara vara vardım ol kara taşa

Hasret ettin beni kavim kardaşa

Sebep ne, gözden akan kanlı yaşa

Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm

 

Nice sultanları tahttan indirdi

Nicesin gül benzini soldurdu

Nicelerin, gelmez yola gönderdi

Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm

 

Karac’oğlan der, kondum, göçülmez

Acıdır ecel şerbeti, içilmez

Üç derdim var, birbirinden seçilmez

Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm

 

YALANA DA DELİ GÖNÜL YALANA

 

Yalana da deli gönül yalana

Yedi iklim, çar köşeyi dolana

Soğuk sulu yaylalarda sulana

Meğer bu dünyanın sonu yoğ imiş

 

Bayrak çekip padişahlık sürmedim

Gurbet ilde inim inim inledim

Kulak verdim, dört köşeyi dinledim

Arkam sıra gıybet eden çoğ imiş

 

Başına bağlamış ibrişim puşu

Her daim böyledir feleğin işi

Tırnağın var ise başını kaşı

Kardaştan kardaşa fayda yoğ imiş

 

Karac’oğlan der ki, yorup yormadan

Usandım ben el işine yelmeden

Çok yaşayıp mihnet ile ölmeden

Az yaşayıp bir dem sürmek yeğ imiş

 

YEŞİL BAŞLI GÖVEL ÖRDEK

 

Yeşil başlı gövel ördek

Uçar gider göle karşı

Eğricesin tel tel etmiş

Döker gider, yâre karşı

 

Telli turnam sökün gelir

İnci mercan yükün gelir

Elvan elvan kokun gelir

Yâr oturmuş yele karşı

 

Şahinim var bazlarım var

Tel alışkın sazlarım var

Yâre gizli sözlerim var

Diyemiyom ele karşı

 

Hanı Karac’oğlan hanı

Veren alır tatlı canı

Yakışmazsa öldür beni

Yeşil bağla ala karşı

 

YÜRÜ BRE YALAN DÜNYA

 

Yürü bre yalan dünya

Senden murad alınır mı

Pek dolukmuş humar gözler

Buna çare bulunur mu

 

Hem okudum hemi yazdım

Yalan dünya senden bezdim

Dağlar kovuğunda gezdim

Yiten yavru bulunur mu

 

Bahçelerde biter nergis

Ben ağlarım gece gündüz

Seher vaktı doğan yıldız

Yiten yavru bulunur mu

 

Karac’oğlan ağlar gülmez

Halin nedir diyen olmaz

Giden yavru geri gelmez

Yiten yavru bulunur mu

 

 

Don't have an account yet? Register Now!

Sign in to your account